Fenerbahçe 4 – 0 Antalyaspor | Başladığı gibi bitsin
Türkiye’de hakkında en çok spekülasyon çıkan takım Fenerbahçe. Bu spekülasyonların etkisinde kaldığı zaman da en ufak bir sıkıntıda büyük sorunlar yaşayan takım da Fenerbahçe. Dolayısıyla Aykut Kocaman’dan kısa zamanda bir sihirli değnek beklemek yanlış olurdu. Fakat taraftar en azından Aykut Kocaman’ın takımı Daum kadar oynatmasını, Young Boys gibi 2.sınıf bir takımı geçmesini bekliyordu. Yaşanan hayal kırıklığı da taraftarı olumsuz yönde etkiledi. Buna ben de dahilim tabi ki…
Aykut Kocaman’dan bekleyemeyiz dediğim o sihirli değnek, akşam takıma dokunmuş gibiydi. Tabi büyük bir şansı da olduğunu düşünüyorum hocanın. Sakatların hepsi birden iyileşti. Topuz,Özer,Gökhan oynayacak duruma geldi. Lugano takıma döndü. Lugano’nun dönmesi demek Savunma*2 demek benim için. Türkiye’nin en iyi defans oyuncusu. Varlığı ve yokluğu tabi ki en net farkedilen isim. Sahaya baktığımızda geçen seneden kalan 10 oyuncu, aynı dizilim, tek fark Stoch. Fakat gözle görülür bir fark olduğu da aşikar. Bir diğer farklar ise ; futbol oynamayı özlemiş bir Mehmet Topuz. Kafa olarak rahat gözüken bir Kral Semih. Sakatların dönmesiyle saha içi temposunu yakalayan bir Alex. Fenerbahçe’yi farka götürmek için yeterli sebepler bence. Antalyaspor geçen sezon oldukça iyi bir takımdı. Savunma hatlarının bozulması dün akşam takımı epey etkiledi. Yeni savunma hattı da muhakkak oturur. Ancak bu epey zaman alabilir. Antalyaspor bir 8-10 hafta ekstra zorluk çekecek diye düşünüyorum.
Fenerbahçe’nin iştahlı ve disiplinli oyunu, Antalyaspor’un vasatın altında görüntüsüyle pekişince ilk yarım saatte ortaya 4 farklı skor çıktı. Daha da çıkardı. Gerisi talihsizlik. Fenerbahçe’nin hücum gücünün Alex’ten geçtiğini bilmeyen yok. Antalyaspor’un pasif futbolu Alex’in elini kolunu sallaya sallaya oynamasına göz yumması anlamına geliyordu. Eee elini kolunu sallayarak oynayabilen bir Alex’in de neler yapabildiğini tüm Türkiye biliyor. Takımdaki pas trafiğini beğendim. Hazırlık maçları ve Young Boys maçlarında en hoşuma gitmeyen şey takımın pas yapamaması ve umut vermemesiydi. Dün akşamki oyun bu izlenimlerimi sildi. Takım pas yaptıkça umutlarım arttı.
Fenerbahçe taraftarının en sevdiği adamlardan olması gereken Semih Şentürk; anlamsızca eleştiriliyordu son zamanlarda. Her insanın işinde zor günler geçirdiği olur. Her futbolcunun formsuz dönemi olur. İnsanlar yaşadıkları sevinçleri nasıl bu kadar çabuk silip atabiliyorlar anlayamıyorum. Semih Şentürk Türkiye’nin en iyi golcüsüdür. Nasıl gol atılabileceğini en iyi bilen adamıdır. Young Boys maçlarında da oynaması gerekirdi Semih’in. Maç sonunda yazmıştım. Gökhan Ünal’ın 90 dakikada giremediği pozisyonlara 5 dakikada girdi Semih. Dün akşam kendini tekrar hatırlattı. Hakkında ileri-geri konuşanlara tokat gibi cevap yapıştırdı. Dilerim hep böyle devam eder. Çünkü biliyorum ki ; onu eleştiren,gitmesini isteyen taraftar bu tokat gibi cevaptan mutludur. Semih’in yedekten gelip gol kralı olduğunu gördü bu gözler. Bu sezon Niang’ın arkasından gelip yine gol kralı olabilir. Semih bu. Kral Semih!
Tek çekincem Aykut Kocaman’ın yabancı kontenjanı ile birlikte takımı nasıl kuracağıdır. Elde kesilemeyecek olan 3 yabancı savunmacı var. Lugano, Bilica, Andre Santos’un yerini garanti görüyorum. Geriye kalan 3 yabancı da Alex,Stoch,Niang olacaktır. Yani Selçuk Şahin’in de onbir yolu açık gözüküyor. Şu kaliteli kadroya Selçuk İnan takviyesi yapılmasını can-ı gönülden isterim. Dia’yı 4-3-3′e dönmek istediği zamanlarda Alex’in yerine oyuna alabileceğini, hatta bunu hemen hemen her maç yapabileceğini düşünüyorum Aykut Kocaman’ın. PAOK maçı için çok umutlandım. Yunanistan’da da kazanabileceğimizi düşünüyorum. Yeter ki takım iştahını kaybetmesin.Fenerbahçe’nin sezona farklı kazanarak başladığı yıllarda genelde şampiyon olduğunu hatırlıyorum. 2000-2001′deki 4-0lık Kocaelispor maçı, 2006-2007 açılışındaki Kayseri Erciyes maçı gibi bir havası vardı akşamki maçın da. Dilerim sezon sonu da aynı olur. Başladığı gibi bitsin diyelim…
Alex-Semih
Zafer naraları atmak için erken ama dün ki oyun ideal kadrosuyla Fenerbahçe’nin kendisine hafife alan Medical Park Antalya karşısında neler yapabileceğini gösterdi. Sahada Aykut Kocaman’ın idealize ettiği koşan takım yoktu ancak topu koşturan adamlar vardı.
Alex-Semih A.Ş. beraber oynadıkları her maçta olduğu gibi iyi bir işbirliği içerisindeydiler. Gökhan Gönül bu takımın en hazır oyuncusu ve sağ kanadı etkin kullanmaya devam ediyor. Stoch belki Tuncay’dan beri Fenerbahçe’nin bir türlü yapamadığı sol kanat organizasyonlarını yapar hale getirdi takımı. Santos ve Roberto Carlos da bu kanadı iyi kullanıyorlardı ama esas sıkıntı ne Santos’un ne de Carlos’un tam bir kanat oyuncusu olmamalarıydı.
Defansa Lugano geldi işler düzeldi ama ya Lugano’nun olmadığı haftalarda ne olacak sorusunun cevabı hala yok. Aykut Kocaman’ın bu takıma en büyük katkısı her maçı önemseyen bir futbolcular bütünü oluşturacağı yönünde yarattığı düşünce. Ama bu takım bu kadroyla onun bahsettiği koşan takım asla olmayacak. Olması da gerekmiyor bence.
Neden olmayacağını ayrıca başka bir yazıda yazacağım sadece şunun altını çizmek yeterli: Eğer gerçekten Fenerbahçe yönetimi Robinho ile ilgileniyorsa Aykut’un eline bir bomba daha bırakacakalr. O zaman da Aykut ile yönetim arasında ciddi bir kaos başlayacak. Çünkü Robinho tarzı bir oyuncu ile Stoch’lu, Dia’lı, Alex’li bir takım asla onun istediği önde basan ve koşan bir takım kimliğine sahip olamaz. Şimdi bile olması mümkün değilken böyle bir bombayı Aykut’un eline bırakmak da nasıl bir yöneticilik vizyonudur üzerine ayrı bir yazı daha yazılır.
Sonuçta Fenerbahçe ilk hafta itibariyle korkulandan uzak rahat bir skorla lige merhaba dedi. Önünde PAOK ve Trabzonspor maçları var ki bu maçlar öncesinde moral bulması önemliydi. Ama takvimin ilk iki sırasında yeralan PAOK ve Trabzonspor maçlarından ne sonuç çıkacağı hala soru işareti.
Gol Çizgisi Teknolojisi
Sepp Blatter’in başkanlığındaki FIFA epeydir tehlikeli sularda geziniyor. Geçenlerde Continue reading “Gol Çizgisi Teknolojisi” »
Forma Reklamlarında Lider Premier League
Fransız Hasan
İkisi de İzmir’de futbola başladı. Semih İstanbul’da altyapı liglerinde gol atarken, Hasan Anadolu’da alt liglerde oynuyordu ki, ikilinin karakteri arasındaki en önemli farkı oluşturan etken budur bence. Semih ve altyapılarda yetişen futbolcular daha rahat bir kariyer hedefi çizerken, Anadolu’da kasap stoperlerden tekme yiyerek büyüyen futbolcular Rusya soğuğuna yol almaktan çekinmiyorlar.
Stoch&Alex&Dia
“X’le Y yan yana oynar mı?” tartışması yapılır hep.. Fenerbahçe’nin de benzer bir sorunu var bu sene. Aslında transfer sezonu bitmeden uzun uzun yazmak anlamsız ama lig başlıyor…
Futbolu kendimi bildim bileli çok yakından takip ederim, hiçbir zaman öyle iyi anladığımı falan iddia etmedim, zaten büyük konuşmak da yanlıştır fakat bildiğim bir şey var ki, süper ötesi bir ön liberon yoksa, bir takımda savunma yönü zayıf anca 3 oyuncu oynayabilir. Zayıf bir rakiple iç sahada oynanıyorsa bu sayı 4′e çıkabilir ama normal şartlarda 3′ün üzerine çıkıldığında büyük sorunlar yaşanır. Benzer şeyleri geçen sene Galatasaray için yazmıştım, Galatasaraylı arkadaşların bazıları kendilerince haklı olarak tepki göstermişlerdi fakat Rijkaard’ın da belli bir aşamadan sonra nasıl bir sistemle oynadığını gördük.
Fazla uzatmayayım, eğer Alex kalacaksa ve dolayısıyla da ilk 11′de oynayacaksa, Dia ve Stoch’tan biri yedek kalmalıdır. İç sahada oynanan bazı maçlarda -hadi buna deplasmanda oynanan birkaç maçı da ekleyelim- Alex-Dia-Stoch ve golcü maça ilk 11′de başlayabilir ama güçlü ekiplerle oynadığımızda hüsran yaşarız. Bana göre Aykut Kocaman Dia’yı transfer ederek yanlış yaptı. Takım içi dengelere çok önem veririm, yedek kalacak her yıldız sorun potansiyeli taşır. E zaten Alex kalacaksa maçlara ilk 11′de başlar. Aksi düşünülemez. Yanlış anlaşılmasın, bana kalsa Alex yedek de kalabilir, sonradan girip de son 30 dakikada yine büyük katkı sağlar fakat benim bildiğim Alex yedek kalmayı kabullenmez. E Stoch ve Dia da büyük umutlarla geldiler İstanbul’a, önemli ücretler ödendi. Çok büyük ihtimalle de onlara ilk 11′deki yerlerinin banko olduğu söylendi. 31 yaşında, sakatlıklar geçirmiş Deivid yedek kaldığında, uzun süre oynamadığında ses çıkarmayabilir ama Dia ve Stoch için aynı şeyleri söylemek zor. Alex’i gönderdikten sonra alsaydı Dia’yı, tamamdı.
Dia’nın röportajını okudum, kendi ağzıyla defansif yönüm zayıf diyor. Alex ayrılırsa, bütün yazdıklarım boşa gidecek, ben en azından 1 yıl daha kalacağını varsayarak bu yazıyı yazıyorum. Ki gönderilecekse de önce heykeli dikilmelidir, o da ayrı bir yazı konusu. E golcü 1, Alex 2. Defansım kötü, 4-3-3 sağ açığıyım diyen Dia 3. E Stoch da fazla geri gelmeyi sevmeyen, daha çok Overmars tarzı 4-3-3 sol açık oyuncusu. Hepsi bir arada maalesef olmaz. Kayseri, Bursa vs. deplasmanlarında bu 4′lü bir arada oynarsa fark yeriz Cristian böyle oynamaya devam ederse.
Çok çok güçlü, istikrarlı, kariyerlerinin en önemli yıllarını yaşayan 2 orta saha oyuncumuz olsaydı bu 4′lü bir arada oynayabilirdi ama maalesef Emre’nin yanında Cristian oynayacak gibi. Örneğin 4′lü defansın önünde Aurelio-Appiah-Emre 3′lüsünden ikisi, Dia-Alex-Stoch’la oynayabilirdi. Gerçi Alex, Lugano, Bilica, Santos, yeni golcü, Cristian, Dia, Stoch 8 yabancı ediyor. Kimler yedek kalacak o da tartışılır, nedense hiç gündeme gelmiyor.
Transfer sezonunun sonuna kadar sadece 1 golcü alacaksak, bana göre ilk 11′imiz şu şekilde olmalı (Alex’in kalacağını varsayıyorum yine), Volkan/Gökhan Gönül-Lugano-Bilica-Andre Santos/Özer-Mehmet Topuz-Emre-Stoch (Dia)/Alex/Niang veya herhangi biri. Özer’le Mehmet Topuz yer değiştirebilirler, ikisi de defansa yardımcı olabilen oyuncular. Skor olarak önde değilsek, 55-60′ta girer Dia veya Stoch, sorun değil.
Herkes bu konu hakkındaki fikrini yazabilirse fikir alışverişinde bulunabiliriz. Dia-Alex-Stoch bir arada oynar mı? Cristian hakkındaki düşünceleriniz? Hangi 6 yabancı ilk 11′de olmalı?
Kupa Şehidin Mezarında
Bursasporlu taraftarlar tarafından düzenlenen organizasyon ile şampiyonluk kupası Şehit Asteğmen Abdülkerim Bayraktar’ın Pınarbaşı Şehitliği’ndeki mezarına götürüldü. Törene Bursasporlu yöneticiler Selçuk Eren ile İlhan Uslu, kardeşi Fehmizat Bayraktar, ailesi ve çok sayıda Bursaspor taraftarı katıldı. Okunan mevlidin ardından bütün taraftarlar hep birlikte dua etti.HAYALİNİ KURDUĞU KUPAYA MEZARINDA KAVUŞTU
Koyu bir Bursaspor taraftarı olan tribün liderlerinden Abdülkerim Bayraktar, takımının içerideki ve dışarıdaki hiç bir maçını kaçırmadı. Ankaragücü ile Bursaspor arasında kurulan dostluğun mimarı olarak adından hep söz ettirdi. Arkadaşlarıyla yaptığı sohbetlerde en büyük hayalinin Bursaspor’u şampiyon olarak görmek olduğunu dile getiren Bayraktar, 1993 yılında Mardin’de terör örgütü mensupları tarafından şehit edildi. Bu durum her iki takım taraftarını yasa boğdu. Şehit Bayraktar’ın Bursa’daki cenaze törenine, Ankara’daki maçlarda tribünde beraber olduğu Ankaragücü taraftarları da katıldı. Cenaze töreninde birlikte saf tutan Bursaspor-Ankaragücü taraftarları, tribünlerde de yan yana oturmaya başladı. Bursasporlu taraftarlar o yıldan bu yana her maçın 6. dakikasında ’Ankaragücü’, Ankaragücü taraftarları da her maçın 16. dakikasında ’Bursaspor’ diye tezahürat yapıyor.
Arjantin futbol tarihinde bir ilk

Bahsedeceğim ceza kararı Arjantin futbol tarihinde bir ilk oldu. İlk kez rakip oyuncuyu sakatlayan birisi, cezaya çarptırılmış oldu. 14 Ağustos 1994 tarihinde oynanan maçta rakibinin diz kapağını kıran Mauro Camoranesi, Roberto Javier Pizzo’nun futbol hayatının bitmesine yol açmıştı. Mar del Plata Sivil Mahkemesi de 16 yıl önce gerçekleşmiş bu olay için Camoranesi’ye 38.000 euro tazminat cezası verdi. Bu arada 2002′den beri Juventus forması giyen 33 yaşındaki Camoranesi, kulübüyle yollarını ayırıp Birmingham City ile anlaşma yolundaymış. 8 sezonda 224 maça çıkıp 24 gol attı Arjantin asıllı İtalyan oyuncu.
Aksi İrlandalı
Aston Villa’nın Kuzey İrlandalı hocası Martin O’neill, ligin başlamasına bir haftadan az zaman kala görevinden istifa etti. Herhangi bir menajerin bu zamanlarda istifa etmesi çok ender görülen bir durum, sebebin ne olduğuna dair ilk ağızdan henüz bir açıklama yok. Fakat eylemin sahibi aksi İrlandalı Martin O’neill olunca ilk andaki şaşkınlık kısa zamanda kayboluyor. Menajeri olduğu hiçbir kulüpten kovulmayan ve asla para ya da daha büyük hedefler uğruna işini yarıda bırakmayan bu adam yine kendini oynadı, yine imkansız hayallerin peşinde koşanlarla yan yana durmamayı seçti. Genelde içgüdüleriyle, hissettikleriyle hareket ediyordu. Aston Villa’yla yaptığı ilk sözleşme de yalnızca bir yıllık ve başarı endeksliydi; ayrılırken de gayrısını düşünmedi.
Brian Clough’ın iki sezon üst üste Avrupa’nın en iyisi olan takımında önemli parçalardan biri olan bu adam, menajerliğinde ve kararlarında da tıpkı Clough gibidir. Her gittiği takıma eski öğrencilerini götürmüş, her takımında uzun boylu birileri bulunmuştur; yoksa da transfer etmiştir, mesela Norwich’ten istediği uzun boylu adam alınmadığı için işler her açıdan harika giderken ayrılmıştı. Her seferinde oyuncularından maksimum verim almış, yeni oyuncular çıkarmış, varolanı değiştirmiş, sahip olduğu grubu çok kısa zamanda uyumlu bir takım haline getirmişti. Oyuncularıyla kurduğu iletişim bambaşkadır ve bunu en iyi anlatan sözler Martin Laursen’e ait olanlar olmalı: ”Söylediklerini yaptığımızda her seferinde daha iyi olduğumuzu görüyorduk ve bir süre sonra farkında olmadan yalnızca Martin O’neill için oynadığımızı anladık.”
Gerçek bir futbol emekçisi olan O’neill’ın başarı sırlarını dışarıdan bakarak anlamlandırmak çok zor, ama geçenlerde Aston Villa’dan neler beklenmesi gerektiğini somut bir örnekle anlatmıştı. Büyük hedefler akla yatkın değildi. Saha dışında ağırbaşlı, saha kenarında da ”sürekli işbaşında” imajını yansıtan eşofmanlı halleri onu, sürekli adı yanına iliştirilen Clough’tan ayıran en belirgin özellikleriydi. Ve tabii bir de sahip olduğu görece imkanlar… Brian Clough’ın Nottingham Forest’la yaptıkları ”küçük bütçeli taşra takımının rüyası” hikayesinin en çarpıcı örneği olsa da Ada Futbolu’nda ilk kez yedi haneli bir bedelle transfer yapan (1979′da Birmingham’dan, finalde Malmö karşısında kupayı getiren golün sahibi Trevor Francis, £1 milyon) ve bir kaleciye dönemin en yüksek transfer ücretini ödeyen (Peter Shilton, £250K) kulüp Nottingham Forest’tı. Bugün £1 milyon sıradan bir oyuncunun yıllık maaşı, ama diğer yanda bir transfer döneminde ortaya £100 milyon’dan fazlasını koyabilen takımlar var. Üç yıldır üst üste elde edilen 6. sırada kalmak için bile takımın önemli parçalarının satılmaması, en azından rakiplere satılmaması gerekiyordu. Geçen sezon takımın ruhu ve kaptanı Gareth Barry ayrıldı, O’neill hesap edilmeyeni yaparak bu boşluğu, geçmişi sağ kanat oyuncusu olan James Milner’la doldurdu. Bir sezon önce Barry’i Villa Park’tan koparan Man City, bir süredir O’neill ile başkalaşan James Milner’a gözünü dikmiş durumda. Kulüp ”satmadan yenilerini alamazsın” dedi, O’neill en baştan Milner’ın satılmasını istemiyorken oyuncunun ağzından çıkan sözlerle son dayanağını da kaybetti. İmzaların eli kulağında.
Martin O’neill’ın bir avukatı yok. Transfer ve kontrat görüşmelerinde kullandığı bir menajeri de yok. Bu ketum adamın hakkında bilinen pek az şey var, fakat bunlar bile onun başka bir adam olduğunu anlatmaya yetiyor. Görevi yaz başında bırakmış olsaydı belki İngiltere ulusal takımının, belki de Liverpool’un başında olacaktı. Hesap yapmadı, bugün için gerekeni yaptı. Eğer hep daha fazlasını isteseydi 58 yaşına gelmeden elbet zirveye oynayan bir kulüpte iş bulurdu. Futbol tutkusu ve kendine saygısıyla, -en doğru tabirle- bir taşralının, Kuzey İrlanda köylüsünün kadirşinaslığıyla hep özel bir adam oldu, öyle olmaya da devam edecek. Ada dışında başarılı olması zor, yine ülke içinden kendisine uygun bir görev bekleyecektir. Arkasında bir de League Cup Finali bıraktı, umarım yeni takımıyla Mart ayında maç kazanır! Aston Villa içinse bundan sonrası fazlasıyla zor olacak.
Efendiliğin Kitabını Yazmak; Ertuğrul Sağlam
Herkesin saygı duyduğu bir sporcu olmak zordur. Özellikle de üç büyüklerden birisinde efsane olmuşsanız. Mutlaka sizi sevmeyen birileri çıkar ama çok nadiren de olsa bazı isimleri herkes bağrına basar, başarılarını alkışlar. Belki iyi bir örnek olmayacak ama, rakip sahaya çıktığınızda küfürler, kötü sözler havada uçar ama bu sözler asla size gelmez. Mesela Türkiye tarihinin en efendi futbolcusu Ergün Penbe derler. Çünkü son derece profesyoneldir, kötü sözle, antipatik hareketlerle işi olmaz, sahaya çıkar topunu oynar, yaptığı bir tane kötü hareket yoktur. Tabii bu süreci Ergün Penbe’den önce Ertuğrul Sağlam başlattı. Futbol hayatı boyunca sessiz, sakın, sadece işine bakan, gollerini atan ve köşesine çekilen bir yapıyla karşı karşıyayız. O Samsunspor ve Beşiktaş efsanesi {şimdilerde de Bursaspor} ama kendisini sevmeyen yok. Eminim Fenerbahçe’de de oynasaydı, Galatasaray’da da oynasaydı ancak bu kadar sevilirdi. Ayrıca büyük bir profesyonel. Takımı için savaşan, nerede görev verilirse orada oynayan bir adam. Böyle bir gol sanatçısını, Toschak stoper oynatmasına rağmen bir kere isyan etmedi. Günümüzde hücum oyuncusunun yerini soldan sağa alsanız isyan çıkarır. Asıl alkışlanması gereken nokta ise futbol hayatı boyunca agresiflikten uzak, sessiz sakin kalmayı tercih eden bu adamın teknik direktörlük kariyerinde müthiş bir lider olduğunu ortaya çıkarmasıdır.
Ertuğrul Sağlam futbol hayatına Ereğli Erdemirspor’da başladı. Burada altyapı kariyerini sürdürürken, 1985 yılında Fenerbahçe altyapısına geldi ve bir yandan üniversite kariyerini bitirip üstüne mastır yaptı. Eskiden futbolcu olanın okumakla falan pek işi olmazdı, örnekleri gerçekten çok azdır. Günümüzde ise çoğu futbolcunun bir yandan spor akademilerini bitirdiğini görüyoruz. Ertuğrul Sağlam işte o yıllarda günümüzün temellerini atmaya başlamış, hem de henüz 16 yaşında. Fenerbahçe’nin altyapısında boy gösterip, Genç Milli Takım’da da oynadıktan sonra ilk profesyonel kariyeri olacak olan Gaziantepspor macerasını başlattı ama burada istediği süreyi aldığını söyleyemem. O yüzden de 1988 yılında Samsunspor’a transfer oldu ve kendi adına ilk devrimini burada gerçekleştirecekti.
Samsun şehri Ertuğrul Sağlam’ın gerek futbolculuk, gerekse teknik direktörlük hayatına başladığı, ismini duyurduğu ve büyük devrimleri başlattığı yerdir. Zaten Samsun bir bakıma ilkleri temsil eder, büyük mücadelelerin merkezi olmuştur. Ertuğrul Sağlam’da 1988 yılında geldiği Samsun’da 6 yıl kalmış, 138 maçta da 42 gole imza atmıştır. Samsunspor 80′li yılların sonlarına doğru fırtınalar estiren, belki de bugün Bursaspor’un yaptığını yapmaya en yakın takımdı. Ama 20 Ocak 1989′dan sonra takım adına milad yaşanmış ve eski günlerden pek eser kalmamıştı. İşte bu kaza sonrası Samsunspor’un kendisini toparlamasında Ertuğrul Sağlam’ın da golleriyle büyük payı var. Böyle bir çıkış yakalayınca da üç büyükler onun için yarışa girdi ama yarışın kazananı Beşiktaş oldu. Ertuğrul Sağlam, 1994 yılında Beşiktaş yolunu tutarak bu sefer yeni bir efsanenin doğuşa doğru yelken açmıştı.
Altı sezonda çıkılan 167 maç ve atılan 103 gol. Gerçekten inanılmaz bir istatistik. Dediğim gibi Ertuğrul Sağlam müthiş bir gol sanatçısıydı ve onu durdurmak gerçekten çok güçtü. Tabii bu süre zarfında da Ertuğrul Sağlam gerçek bir Beşiktaş efsanesi olacaktı ve taraftarların gönlünde de taht kurdu. Bu kulüpte bir lig şampiyonluğu, bir Türkiye Kupası, iki Cumhurbaşkanlığı Kupası, bir Başbakanlık kupası, bir TSYD Kupası ve bir de Atatürk Kupası var. Belki onun Beşiktaş’ta oynadığı dönemde esen bir Galatasaray fırtınası vardı hatta o dönemde de Galatasaray’dan cazip bir teklif almıştı ama o takımında kalmayı tercih etti. Beşiktaş’ta oynadığı altı sezona baktığımızda sadece bir sezonda 10 golün altında kaldığını görüyorum. O da Toschak’ın Ertuğrul Sağlam’ı stoper oynattığı dönem. Kariyeri boyunca forvetten başka bir bölgede oynamamış bir futbolcunun stoper oynaması çok zordur. Günümüzde de Kewell’ın böyle bir deneyimi oldu ama onun altyapı kariyerinde stoper oynamışlığı var, ayrıca sadece iki maçlık bir olaydı. Ertuğrul Sağlam ise isyan etmeden bir sezon boyunca stoper oynadı, üstelik iyi bir performansı da vardı. Bunu profesyonellikle de, Beşiktaş aşkıyla da bağlamak mümkün. Belki de stoper oynadığı o günlerle bugün teknik direktörlük kariyerini bağlamak gerekir. Bir forvetin defans oyuncularını anlaması, organize etmesi zordur derler ama o yıllar Ertuğrul Sağlam bunu da anlamış oldu.
2000 yılına geldiğimizde ise Ertuğrul Sağlam 31 yaşına gelmişti ve futbolunun en tecrübeli dönemini yaşıyordu. Ama nedense bir anda gözden düştü ve o dönemin gözde futbolcularından Erman Güraçar karşılığında Samsunspor’a takas olarak gönderildi. Eğer bu teklifin Samsunspor dışında başka bir takımdan gelmesi durumunda Ertuğrul Sağlam’ın böyle bir transfere onay vereceğini sanmıyorum ama kendisi üzerinde büyük emekleri bulunan kulübe de hayır diyemezdi. Beni üzen konu Erman Güraçar’ın Beşiktaş’a ne veremediği değil {gerçekten de kayıp bir futbolcu oldu}, Ertuğrul Sağlam’ın bu futbolcu için gözden çıkarılmasıdır. Gerçi bu gidiş yeni bir devrimin sinyali olacaktı ve Beşiktaş bunu ilerleyen yıllarda bir kere daha tekrarlayacaktı.
Ertuğrul Sağlam üç sezon daha Samsunspor forması giydikten sonra, 34 yaşında futbolu bıraktı ve önce Multescu’nun sonra ise Erdoğan Arıca’nın yanında yardımcı antrenörlük yaptı. Teknik adamlığının da ilk staj yıllarının yine Samsunspor’da olması tesadüf olmasa gerek. Bu arada biraz Multescu’ya değinmek gerek, çünkü çok farklı bir teknik adamdı. Samsunspor’a büyük katkıları olduğu bir gerçek ama Hyypia, Hasselbaink gibi futbolcuları Samsun’a getirip, beğenmemesi de hala akıllarda. Ama o Multescu’nun başta Timofte olmak üzere yattığı birçok efsane de var. Sanırım Ertuğrul Sağlam’ı da bunların arasına eklemek gerekiyor. Gerek futbolculuk döneminde gerekse teknik adamlık döneminde katkısı büyük oldu. Ertuğrul Sağlam’ın futbolu bırakmasının ardından onu hemen yanına yardımcı antrenör olarak koydu ve o hamle çok büyük bir teknik adamı bugün bizlere kazandırdı. Multescu’nun ardından ise kısa bir süre takımın başında yer aldı, sonra Erdoğan Arıca’nın yardımcısıydı ve 2004/2005 sezonunda ise takımın birinci adamı oldu. Samsunspor ise o sezonu 12. olarak tamamladı ama o imkanlarla gelen bu durum gayet iyi bir neticeydi. Ama yönetimle çıkan anlaşmazlıklar sonucunda istifa etti ve bir sezon önce düşmekten son anda kurtulan Kayserispor’un başına geçti.
Mutlu Topçu’da aslında Ertuğrul Sağlam’ın antrenörlük döneminin olmazsa olmazlarından. Beşiktaş’tan eski arkadaşı olan Mutlu Topçu ile Samsunspor’da antrenörlük dönemi başladı ve hala bugün Bursaspor’da Mutlu Topçu, Ertuğrul Sağlam’ın yanında yer alıyor. Bu Kayserispor’da da, Beşiktaş’ta da böyle oldu. Kayserispor’a dönersek, Ertuğrul Sağlam’la yeniden yapılanmaya gittiler. Teknik direktörlük deneyimi fazla olmayan ama geleceği parlak isimleri günümüzde hala takımın başına getiriyorlar ve daha önemlisi istikrarın yanındalar. Ertuğrul Sağlam’da onları 2005/2006 sezonunda lig üçüncüsü yapınca bir anda dikkatler üzerine çekildi. İki sezonda Kayserispor’un başında kalan Ertuğrul Sağlam, Tigana’nın ardından teknik direktör arayan eski yuvasının çağrısına kulak astı ve belki de en büyük hayalini gerçekleştirmek adına Beşiktaş yolunu tuttu.
Ertuğrul Sağlam’ın Beşiktaş macerası ise 1.5 sezon sürdü. Bir önceki antrenör olan Tigana’nın Beşiktaş’ı yeniden yapılandırmak adına takıma kazandırdığı genç futbolcular vardı ama istenen başarı gelmeyince kendisiyle yollar ayrıldı. Ertuğrul Sağlam’da Tigana’nın izinden giderek genç oyuncuların üstüne gitmeye devam etti, takıma da birçok isim kazandırmak adına çok çalıştı ama ilk sezonunda takımı averajla 3. yapmayı başardı. Tabii o sezon oynadıkları Şampiyonlar Ligi’nde de aldıkları 6 puan var. Günümüzde takımlarımızın 4 puanı bile geçebildiklerini, hatta ön elemeyi geçemediklerini izliyoruz. Bu açıdan alınan o 6 puanı çok önemsiyorum ama hala kafalarda 8-0′lık Liverpool mağlubiyeti var. Kimse ilk maçta alınan 2-1′lik galibiyeti {hem de ezici futbolla} hatırlamıyor. İkinci sezonunda daha büyük hedefler koymasına rağmen, Uefa’da gelen Metalist faciası yeni bir devrimin sinyali gibiydi. O mağlubiyetten sonra hayat devam ediyor denilen Ertuğrul Sağlam’ın işine son verilmişti ve Ertuğrul Sağlam da aynı sezonun devre arasında Bursaspor’un başına gelerek devrim ateşini yaktı. Futbolculuk yıllarında da kendisini takımdan gönderen ve teknik adamlık adına önünü açtığı Ertuğrul Sağlam, ikinci kez Beşiktaş’tan ayrılarak yeni bir maceraya doğru yol açtı. Bu arada unutmadan o Metalist’in de Uefa’da neler yaptığını hatırlayalım. O gün de söylediğim gibi, Beşiktaş asrın hatasını yapmıştı.
Bursaspor’da ise işler iyi gitmiyordu. Sezona Samet Aybaba ile başladılar, sonra Güvenç Kurtar geldi derken 2008/2009 sezonunun devre arasında Ertuğrul Sağlam göreve geldi ve lig 6. olarak bitirildi. Ama ligin ikinci yarısında gösterilen performans ve ortaya konulan güzel futbol sanki bir sonraki sezona işaret gibiydi ve 2009/2010 sezonunda da lig şampiyonluğu gelerek, Trabzonspor’un ardından ikinci Anadolu devrimi de gerçekleşmiş oluyordu. Ayrıca Bursaspor’un büyüyen marka değerinden, Şampiyonlar Ligi arenasında boy gösterecek olmalarından falan hiç bahsetmemek gerekiyor. Büyük zorluklarla şampiyonluğu kazandılar ve bunu sonuna kadar hakettiler. Şimdi ise isteleti koruyup, bunun üzerine güçlendirme yapmak amacıyla iyi transferler geldi ve büyük bir heyecanla yeni sezon bekleniyor. Süper Kupa finalinde 3-0′lık mağlubiyet gelmesine rağmen, gerçek Bursaspor’un mutlaka yeniden ortaya çıkacağını ve bu vizyonu korumaları halinde istikar sağlayacaklarını düşünüyorum.
İlk paragrafta da dediğim gibi, futbolculuk döneminde sessiz, sakin olan bir futbolcunun, teknik direktörlüğe geçtiğinde nasıl hırsla dolduğunu görebiliyoruz. Sanırım kimse Ertuğrul Sağlam futbol oynarken, bu adamdan müthiş teknik direktör olur demiyordu. Çünkü sahada Bülent Korkmaz tarzında bir isim değildi ama kariyerinin ilk yıllarından bugünleri planlamış, sürekli kendini geliştiren ve asla antipatik olmayan bir insan. Bugün Sivasspor iki sezon şampiyonluk yarışı vermesine rağmen sevilmiyorsa, bu Bülent Uygun’un sebebi. Aam herkes Bursaspor’un şampiyonluğuna seviniyorsa da bu Ertuğrul Sağlam’ın eseridir. Gerçekten saygı duyulan bir sporcu olmak çok olay değil. Futbolculuk döneminde inanılmaz gollerin adamı olan, 100′ler kulübüne girmiş, 30 kere Milli olmuş bir adamın, henüz 40 yaşında Bursaspor’a getirdiği şampiyonluk inanılmaz. Ertuğrul Sağlam’ın önünde çok uzun yıllar ve ilerleyen yıllarda daha büyük başarılar görebiliriz. İnşallah kendisinin de dediği gibi, birgün Samsunspor’la yolları kesişir. Ben bir Galatasaray’lı olarak Ertuğrul Sağlam’a ayrı, Samsun’lu olarak ise apayrı saygım var.








