Arşivler

GALATASARAY ABDUL KADER KEiTA iLE ANLAŞTI

 abdul_kader_keita

 Galatasaray,uzun süredir forvet hattını güçlendirmek için temaslarını gizlilik içerisinde sürdürürken, bugün sabah saatlerinde Fransa’nın Lyon takımının Fildişi Sahilli kanat oyuncusu Abdul Kader Keita’yı renklerine bağladığını öğrendik.Daha sonra bu transfer haberi sarı-kırmızılı ekibin resmi internet sitesinde de açıklandı.Haldun Üstünel ve Adnan Polat iş birliği yine medyaya sızdırmadan iyi bir iş çıkardı gibi görünüyor ilk bakışta.Ne diyelim,tebrik ederiz,G.s.’a hayırlı olmasını dileyelim…

Şimdi isterseniz yıldız oyuncuyu biraz tanıyalım;

28 yaşında 1.83 boyundaki Kader Keita, ülkesi olan Fildişi Sahili’nde yetiştikten sonra, Tunus ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde birer sezon geçirdi. 21 yaşındayken Katar’ın El-Saad kulübüne transfer olan Keita, üç sezon boyunca gösterdiği başarılı performansla Fransa Ligi’ne geçmeyi başardı.

Keita, iki sezon forma giydiği Lille takımıyla Şampiyonlar Ligi’nde kendini gösterme fırsatı buldu. Özellikle Lille’in Milan’ı 2-0 yendiği maçta oynadığı futbol ve attığı golle tüm dikkatleri üzerine çeken Keita, 2007 yazında takım arkadaşı Bodmer ile birlikte Lyon’a transfer oldu.

Lyon’daki ilk yılında 30 maçta 4 gol ve 5 asist üreten kanat oyuncusu, geçtiğimiz sezon ise hayal kırıklığı yarattı. Forma giydiği 22 maçın 13′ünde sahaya ilk 11′de çıkan Keita, 1 gol atabilirken hiç asist yapmadı. Her iki kanatta da oynayan Kader Keita, hareketli ve teknik futboluyla tanınıyor.

Fildişi Sahilli oyuncunun  kısa bir süre içinde resmi sözleşmeye imza atması bekleniyor.

KESiNLEŞEN TRANSFERLER

Transfer döneminin ortaları na yaklaştığımız şu günlerde transfer piyasası iyiden iyiye hareketlenmeye başlamışken bir çok oyuncu da yeni kulüplerine imzalarını attılar.Şimdi isterseniz Avrupa’da biten yani kesinleşmiş transferlere bir göz atalım.

biten transferler

REAL MADRiD TRANSFERE DOYMUYOR

karim_benzema

 

Transfer sezonun çılgın kulübü Real Madrid, Cristiano Ronaldo ve Kaka’dan sonra önemli bir futbolcuyu daha renklerine bağladı.

Lyon ve Real Madrid kulüpleri arasında yapılan görüşmelerin ardından Karim Benzema’nın transferi için anlaşma sağlandı ve genç oyuncu Madrid’in yolunu tuttu.

Real Madrid Kulübü, sağlık kontrolünden geçireceği Benzema ile 6 yıllık sözleşme imzalayacak. Bu arada Real Madrid’in Benzema için Olympique Lyon’a 35 milyon Euro ödeyeceği gelen haberler arasında. 

21 yaşındaki Fransız forvet oyuncusu Benzema, Real Madrid Başkanı Florentino Perez’in Kaka, Cristiano Ronaldo ve Albiol’dan sonra 4. transferi oldu.Bakalım Real bununla yetinecek mi? yoksa Barcelona’ya inat kadrosuna başka yıldızlar da katacak mı ?

VE LEO FRANCO iSTANBUL’DA

Leo franco,leo_franco
 
 
 
Galatasaray’ın yeni sezonda kalesini koruyacak olan,çiçeği burnunda kalecisi Leo Franco gece saatlerinde İstanbul Atatürk Havalimanına geldi.Tecrübeli file bekçisi Leo Franco’nun, bugün Acıbadem Hastanesi’nde sağlık kontrolünden gececeği ve ardından da yarın Galatasaray’ın kamp yaptığı Hollanda kampına dahil olacağı belirtiliyor.
Franco ayağının tozuyla geldiği İstanbul’da bir spor muhabirine ”Galatasaray’da önemli başarılara imza atmaya geldim” dediği öğrenildi.
G.s. taraftarlarına gözünüz aydın,Galatasaray’a ve Leo Franco’ya da hayırlı olsun diyelim..

FENERBAHÇE CEPHESİNDEN GELiŞMELER

daniel guiza,daniel güiza

 

Dün akşam saatlerinde Fenerbahçe’nin geçtiğimiz sezonki İspanyol teknik direktörü Luis Aragones ile resmen yollarını ayırdığını öğrendik bu gelişmenin ardından bugün daha önce söz kesilen takımın eski Alman teknik adamı Chiristoph Daum ile 3 yıllık resmi sözleşme imzanlandı.Böylelikle Fenerbahçe yeni sezon için teknik direktör sorununu biraz uzasa da olsa çözmüş oldu.

Fenerbahçe ile ilgili bir diğer haber ise ;İspanya’da ailesinin yaşadığı Jerez kentinde tatil yapan Daniel Güiza ile ilgili.Alınan duyumlara göre Güiza İspanya’nın spor gazetelerinden biri olan Superdeporte’de yer alan açıklamalarında Fenerbahçe’yi bırakmak istediğini net bir şekilde ifade etmiş.

Kariyerinde hiç büyük takımda oynamadığını, Valencia’da oynamaktan mutluluk duyacağını belirten Güiza, ”Eğer zamanı gelirse, bir anlaşmaya varmak için konuşuruz. Ama ben çok fazla sorun yaratmayacağım” dedi.”Eğer Valencia benimle ilgilenirse ben gözüm kapalı giderim” diyen İspanyol golcü, Valencia’da oynayan ve ”benim için bir baba” diye tanımladığı Marchena’nın kendisi gibi Endülüslü olduğunu ve onun sözlerini dinlediğini ifade etti.

Bu açıklamaların ardından bakalım Fenerbahçe yönetimi ne gibi bir tutum sergileyecek.

A.B.D. ve FUTBOL

Herhalde futbolla yakından ilgilenensin ya da ilgilenmesin hemen herkes, İspanya’yı yenip, Brezilya’ya karşı finalde 2-0 öne geçen bu takıma hayret etmiştir.ABD’nin, Konfederasyon Kupası’ndaki başarısının teknik,taktik kısmını sitemizin diğer uzmanlarına bırakıyorum. Zaten ben de finalin 20 dakikası dışındaki hiçbir maçı izleyemedim. Bu yazıda öncelikle ABD’deki futbolun gelişimine ilişkin minik bir tarihsel bilgi verebilmek istiyorum ki “Türkiye’nin En İyi Gazetesi” olduğunu iddia eden bir gazetenin internet sitesinde bugün Konfederasyon Kupası finali haberinde “futbolda hiç bir geçmişi olmayan ABD” diye yazabilen kara cahiller bir şeyler öğrensin. Doğrunun bilinmesi konusundaki bu yeni oluşan saplantım bir gün başıma iş açacak ya, dur bakalım…. Sonrasında ise, 2002-04 yılları arasında yaşamış olduğum bu ülkedeki deneyim ve gözlemlerimden yola çıkarak “ABD’de futbol” meselesine kişisel bir dalış yapmayı planlıyorum.

 Her ne kadar, bazıları modern futbolun başlangıcı olan FA’nin 1867’de kurulmasından önce ortaya çıktığı için futbol takımı olamayacağını ileri sürse de 1862 yılında Boston’da kurulan Oneida Football Club of Boston, Ada dışında isminde futbolu barındıran ilk takımdır. (“hiçbir geçmiş yok” önermesi belki de bu açıdan anlamlı olabilir… “daha FA kurulmamış ki, bu sayılmaz kardeşim”… eğer yazı ilerledikçe sakinleşmezsem, böyle parantezleri daha çok görürsünüz…). Ama 1869 yılında Princeton ve Rutgers Üniversiteleri arasında oynanan maç çatır çatır FA kurallarına göre oynanmış bir futbol maçıdır. Hatta ve hatta 1900 yılından önce 3 ayrı futbol ligi bile kurulmuş. 1885 yılında ABD ve Kanada Milli Takımları arasında oynanan maç ise yine Ada dışında oynanan ilk milli maç olarak tarihe geçmiş. Bugün “ABD Futbol Federasyonu” olarak görev yapan oluşum ise 1913 yılında iki ligin birleşmesi ile başlamış. Amerika’da bizim bildiğimiz futbol yerine kullanılan “soccer” kelimesi ise (kaleciliğin tarhine ilişkin yazılarda bu lafın nerden çıktığını anlatmıştık) 1945 yılında Federasyon’un isminde yerini almış.

 

“Futbolda hiçbir geçmişi olmayan” bu ülke, Uruguay’da düzenlenen 1930 Dünya Kupası’na katılan 13 ülkeden birisi olmuş ve hatta bu da yetmemiş yarı finale kadar ulaşmıştır. Her ne kadar FIFA’nın bu kararı neye göre aldığı bilinmese de (Arjantin ve Uruguay’a aynı skorla 6-1 yenilen ABD ve Yugoslavya, 3.’lük maçı oynamadı) ABD resmî olarak 1930 DK’yı 3. olarak tamamlamıştır. Yankiler, o gazla geldikleri 1934’te ise, daha ilk maçta ev sahibi ve daha sonra şampiyon olacak İtalya’ya 7-1 yenilerek eve dönerler. 1938’i pas geçen ABD, 1950’de Brezilya’da düzenlenen Dünya Kupası’nda ise belki de olmayan (!) futbol tarihlerinin geçtiğimiz haftaya kadarki en önemli sansasyonuna imza atarlar. İşe bakın, bu yazının yazıldığı tarihten tam da 59 yıl önce 29 Haziran 1950’de yapılan 2. grup maçında ABD, o tarihe kadar kendilerini büyük görüp geçmiş DK’larına katılma lütfunda bile bulunmamış İngiltere’yi, 38. dakikada Gaetjaens’in ayağından bulduğu tek golle 1-0 yenmeyi başarır. Ertesi gün İngiltere’de çıkan çoğu gazete, o dönemde telgraf ve teleksle bildirilen bu skorun yanlış olduğunu düşünerek maçı 1-0 İngiltere’nin kazandığını yazar. Hatta Halit Kıvanç’a göre, bazı gazeteler skoru 10-0 olarak duyurmuştur. (demek ki, aradan kaç yıl geçse de kötü gazeteci hep var olacak… ). Ancak sonrasında ABD futbolu milli takımlar düzeyinde 30 yıldan uzun süren bir düşüşe geçecektir ve deyim yerindeyse unutulacaktır. 1950-1980 yılları arasında sadece Çin, Honduras, Haiti, Kanada, Bermuda ve Polonya’ya karşı galip gelebilir. 1981-83 yılları arasında ise sadece 2 maç oynar.

 

Burada, futbolun ikinci yükselişine vesile olan NASL’ye girmek gerekiyor (North American Soccer League). 1968 yılında kurulan bu ligde ABD, Kanada ve Porto Riko kulüpleri yer almaktadır ancak oyuncuların büyük bölümü dünyanın geri kalanından gelmektedir. Çoğunluğu, kariyerlerinin sonbaharında ABD’ye gelen bu oyuncuların arasında kimler yoktur ki; Pele, Beckenbauer, Cruyff, Gordon Banks, George Best…. ve hatta Ogün Altıparmak ve Adnan Sezgin’in başını çektiği 10’a yakın Türk. Bu isimler 1984’e kadar devam eden NASL’de oynayarak, ABD’de futbolun belki de popülaritesine zirve yaptırdığı döneme imza atarlar. ABD milli takımı ise 1984 Los Angeles Olimpiyatları ve 1986 DK’ndan başlayarak yeniden uluslararası arenada söz sahibi olmak istemektedir. Bu amaçla, milli takım 1983 yılında NASL’ye girer ancak ligi sonuncu bitirerek hüsrana uğrar.  Zaten NASL de bir sezon sonra yeniden parlamaya başlayan NBA ve diğer sporlara yenilerek sona erer.

 

Federasyon 1980’lerin ikinci yarısından itibaren milli takımı yeniden ayağa kaldırmaya girişir. NASL’nin kapanmasıyla üst düzey bir ligi kalmayan ülkede, Avrupa’ya gitmeyen milli takım kalibresindeki oyuncuları motive edebilmek için kontratlar bile yapılır ama 1986 Dünya Kupası vizesi son maçta kaçar. ABD, 4 yıl sonra İtalya’ya gelmeyi başaracaktır ancak Çekoslovakya, İtalya ve Avusturya’ya karşı 3’te 0 çekerek elenir. 1994 yılında ise ev sahibidir ve bu ülkede futbol ateşini yeniden canlandırmak için çok büyük bir fırsattır. Milli takım ikinci tura çıkmayı başarır ancak daha sonra şampiyon olacak Brezilya’ya 1-0 yenilerek elenir. 1994 Dünya Kupası ise, saat farkları nedeniyle Haziran-Temmuz sıcağında oynanan bayıcı maçlar ve golsüz biten ilk (ve hâlen tek) finalle hatırlanır.

 

ABD milli takımı 1998’de Fransa’ya gelmeye hak kazanır ama Teknik Direktör Steve Sampson’ın, başta kaptan John Harkes olmak üzere, elemelerin geçilmesinde en önemli paya sahip olan birçok oyuncuya kesik atması takımın klasmanda 32 takım arasında sonuncu olmasına sebep olur. 2002 ise daha iyi geçer ve çeyrek finale kadar ulaşan ABD, 1930’dan bu yana en büyük başarısını gösterir. Bu arada Eric Wynalda, Alexi Lalas, Brad Friedel, Kasey Keller ve Landon Donovan gibi isimler Avrupa liglerinde boy göstermeye başlamıştır. Milli takım 2006 Dünya Kupası’nda ise, İtalya, Çek Cumhuriyeti ve Gana’dan oluşan ölüm grubuna düşer ve tek beraberlik ve iki yenilgiyle elenmekten kurtulamaz. Tabi bunca hikayeye, şimdiye kadar düzenlenmiş 5 Bayanlar Dünya Kupası’nın 2’sini kazanmış olan ve FIFA sıralamasında dünyanın hâlen 1 numarası olan bayan milli takımını saymıyorum bile. Zaten aşağıda da değineceğim gibi bayan futbolu ABD’de erkeklere göre biraz daha ileride sayılabilir.

 

Profesyonel futbola dönersek, kulüpler bazında 1985-93 yılları arasında üst düzey bir lig bile yoktur. Bu yılda Major League Soccer (MLS) kurulur. 2009 sezonu itibariyle 14 ABD, 1 Kanada takımı içeren lig, dünya futbol kamuoyunda belki de en büyük yeri 2007’de David Beckham’ın Los Angeles Galaxy takımına transferiyle bulur. MLS, futbolu ülkede biraz daha popüler kılabilmek için çeşitli kendine özgü kurallar denemektedir. Buna da aşağıda değiniriz.

 

Neymiş sevgili haber yazarı ve editörü vatandaşlar.? Hâlen ülkenin “Futbolda hiçbir geçmişi olmadığını” savunabilecek misiniz..? Yazıya başlayalı iki saat oldu ama sinir aynen yerinde… Her neyse, siz ve sizin gibileri Allah’a havale edip geçiyorum iki yıllık ABD maceramda futbolla ilişkin gördüğüm şeylere…

 

Birinci ve en önemli mesele; Amerikanyalılar futbolu neden bir türlü sevemediler ? Buna kendimce cevabı forumda ve diğer yazılara yaptığım yorumlarda vermiştim. Bir kere de burada tekrarlıyorum. Öncelikle sadece sporda değil hayatın her alanında kazanmak isteyen bir millete bir spor müsabakasının berabere bitmesi çok saçma geliyor. Bu ülkede basketbol, Amerikan futbolu ve beyzbolun ardından 2005-06 sezonundan itibaren buz hokeyi maçlarında da ille de bir taraf maçı kazanacaktır.  Bu çerçevede MLS, oyunun berabere bitmemesi için çeşitli çözümler denemiştir. Neler yok ki bunların içerisinde; beraberlik hâlinde her takımdan 5’er oyuncunun kaleye 35 metre mesafeden başlayarak 5 saniye içerisinde sonuçlandırması gereken “shoot out” uygulaması (buz hokeyindeki penaltıları hatırlayın, aynı o mantık) ve berabere biten normal sezon maçlarında 10 dakikalık bir “altın gol” süresi (ben ordayken geçerliydi, 10 dakika sonunda kazanan olmazsa maç berabere bitiyordu). Ancak her iki uygulama da bugün uygulamadan kalkmış durumda. Sadece, play-off maçlarında deplasman golü uygulaması geçerli olmadan, berabere biten her maçın uzatma ve penaltılara gitmesi uygulaması var.

 Amerikalıların (tabi burada “Amerikalılar” lafından Anglo-saxon ve Afrika kökenlileri kastediyorum, yoksa Hispanikler, bütün dünyada olduğu gibi bu ülkede de futbolun hastası) futbolu sevmemesinin bana göre ikinci sebebi ise, futbol maçları sırasında yerinizden ayrılmanızın çok büyük bir risk olması. Bu vatandaşlar, spor karşılaşmalarını bir çeşit yeme-içme-dolaşma aktivitesi olarak görüyorlar. Bunu anlatmak için hiç unutmadığım bir anım var; 2004 yılında Michael Jordan’ın son maçı şans eseri bana sadece 45 dakika olan Philadelphia’daydı ve ben de o maça bilet bulmuştum. Arkadaşlarla evden erken çıkmamıza rağmen normalde 45 dakikalık mesafe, maç trafiğiyle birlikte 2 saati bulmuştu ve salona girdiğimizde ilk çeyreğin son dakikasıydı. Ben koştur koştur yerime giderken etrafımdaki manzara; salon içerisinde bulunan barlar ve diğer yeme-içme mekanlarındaki insanların orada takılarak, içerde oynanan maçı televizyondan izlemeleriydi. Oradayken gitme fırsatı bulduğum bir başka NBA maçı ve birkaç NCAA Amerikan futbolu maçında da vaziyet aynıydı. Tribünlerde sürekli bir hareket var ve popüler sporlar bu harekete büyük ölçüde izin veriyor. Aynı şey futbol maçında biraz sıkar çünkü öyle keyif için bira-sosisli almaya giderken maçın tek golü olabilir. E öyle 90 dakika hareketsiz oturmak, hele de o 90 dakika golsüz bittiyse bu adamlar için ölüm demek.

 Ama şu da var ki, MLS takımları stadyumları tıka basa doldurmakta zorlansalar da parklar ve kamuya açık futbol oynanabilecek alanlar hiç de öyle boş değil. Nitekim futbol, özellikle NASL’nin başarılı günlerinden  bu yana hem erkek hem de kız öğrenciler için açık hava aktiviteleri arasında sürekli en üst sıralarda yer alıyor. Hele kız çocukları için Mia Hamm ve Julie Foudy gibi oyuncular birer ikon durumunda ve posterleriyle taraftar eşyaları NBA, NFL ve diğer sporların süperyıldızlarının yanında satılıyor.

 Oradayken, hafta sonları bütün malzemeleri tam takım küçük çocukların sıra sıra koşuşturduğu antremanları gördüğümde, dikkatimi onları izleyen anneleri çekerdi. Neredeyse hiç baba yoktu. Nitekim bugün, çocuklarını hafta sonlarında, futbol dışındaki spor dallarının antremanlarına/maçlarına ve diğer sosyal aktivitelere de götürüp getiren orta sınıf ailelerdeki kadınlar için “soccer mom” (futbol anası gibi bi şekilde çevirebiliriz heralde)  tabiri kullanılmakta. Bütün bunları gördüğüm zaman gördüğüm zaman içimden “bu herifler futbola da kafayı takmış, çok geçmeden ortalığı sallamaya başlar” derdim. İşte başladılar bile…. Dün akşamdan sonra kimse gelecek sene yapılacak olan Dünya Kupası’nda ABD’yi hafife almayacaktır. Ve eğer bu şekilde devam ederlerse -ahanda buraya yazıyorum- 2030 yılından önce en az bir kere Dünya Kupası alacaklardır.

 Yalnız dünkü sonuç bir anlamda ABD futbolu için bir darbe de olabilir. Yukarıda da belirttik, bu ulus her zaman kazanmayı ya da en üst seviyeyi istiyor ve artık son yıllarda domine etmeye başladığı CONCACAF Golden Cup onları yavaş yavaş kesmemeye başladı. Bu çerçevede futbolun ABD’deki kalıcılığı açısından çok önemli olan bir sonraki genç kuşağı da cezbedecek şekilde istikrarlı bir başarı dönemi gerekebilir. Bana göre, düzenli bir şekilde peşpeşe birkaç defa Copa America ve Dünya Kupası’na katılmaları ve her ikisinde de düzenli bir şekilde en az çeyrek finale ulaşmaları gerekiyor. Tabi böyle Konfederasyon Kupası gibi ekstra başarılar da katkıda bulunacaktır.

 Nisan-Haziran aylarında korku tüneli gibi geçen iş yoğunluğunun ardından feraha çıkmanın ve yukarıda giydirmeye doyamadığım meselenin verdiği gazla işbu yazıyı karalayıverdik.

Emre Yalçın

TÜRKİYE GALATASARAY DEDi

taraftar haritası

Avrupa ve Dünyada milyonlarca hayran kitlesine sahip olan ve dünyada ismini bile bilmediğimiz ülkelerde bile bayrakları görüntülenen Türkiye’nin ilk ve tek çifte kupalı (Uefa & süper Kupa) Avrupa Şampiyonu olan Galatasaray Türkiye’de de en fazla hayran kitlesine,taraftara sahip olan takım olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Geçtiğimiz yıllarda çeşitli anketlerde de benzer sonuçlar alınmıştı ancak bu sefer daha geniş çaplı,detaylı bir anket yapıldı,şimdi isterseniz bu anketin sonuçlarını verelim.

Türkiye’nin yüzde 35′i Galatasaraylı çıktı.Rakam olarak bu yaklaşık 27 Milyona tekabül ediyor.İl olarak bakıldığın da da G.s. ezeli rakiplerine açık fark atmış durumda.Türkiye’nin 51 ili Cimbom dedi.29 il ise F.b.’yi seçti.